Dünya üzerinde barış ve huzur elbette özlenen bir durumdur. İhtiyar Avrupa ile kaçkınlar memleketi Amerika kendi sınırlarında birlik ve beraberlik içinde yaşarken, niye dünyanın diğer coğrafyaları; Türkiye, Balkanların bir kısmı, Ortadoğu, Afrika, Kafkasya'da rahat huzur ve birlik daim olmuyor? Diye düşünmeden edemiyoruz.

Elbette bu endişesiz hayatın sebebi, Batı'nın kendi insanına verdiği değerle, ilim ve sanatla hamle yaparak, teknolojik üstünlük sağlaması ve ülkeleri idare eden kurumları sağlam temeller üzerinde yerleştirmesi gösterilebilir.

Bir medeniyetin, ülkenin maddi ve teknolojik üstünlük sağlaması, diğer medeniyet ve coğrafyaları baskı altında tutması ve sömürmesine cevaz vermemesi gerekir. Bunun için de güçlü olmak gerekir.

Memleketimizde olan ve olması gereken; Ülkenin harcını meydana getiren bir “fikri değerleri”, bir de” fiziki kurumları” vardır. Fikri Değerler; vatan, din, dil, kültür, sanat, edebiyat, örf, adet, hoşgörü ve tarihten gelen birlikte yaşama alışkanlığıdır. Tarihten gelen birçok adet ve güzellik, görülmektedir ki unutulmaya yüz tutmuştur. Kahramanlık hikâyeleri anlatmak kolay, icraatı zordur. Toplumun her üyesinin soyut bir bütünlük anlayışının bilincinde olması mümkün değildir. Fiziki Kurumlar; Devleti ayakta tutan müesseselerdir ki, yasama, yürütme, güvenlik ve eğitim benzeri organlardır. Bu değer ve kurumlar üzerinde değişimler, öncelik sırası ve askıya alınması, şekliyle uygulamalar arasındaki çelişkiler tartışılabilir…

Fikri Değerlerden başlayarak bir vaziyet değerlendirmesi yaptığımızda; Vatan fikri ne yazık ki garip bir ümmetçilikle yıpratılmaya çalışılmaktadır. Öyle ki bu sağlam zemin çok mühimdir, zorda kalınca kaçacak bir yerimiz mi vardır?

Beraberliğimizin temeli, iftihar etmemiz gereken bir dilimiz varken, O'na ortak koşup, küçük görmekte, yabancı dilde eğitim yapmayı, yeni diller uydurmayı marifet saymaktayız.

İnancımızın sevgi ve hoşgörüyle yükseldiği, atalarımızın şefkatle yaşadığı itikatlarımız varken, taassuba sarılıp, karşısındakine müsamahasız, hatta nefretle yaklaşan, acımasız ve ben merkezli bir düşünceyle, yaşayış geliştirmekte, sevgisizliğin tohumları atılmaktadır. Asırlarca süren beraber yaşama alışkanlıklarımızı ise fitne, ayrılık ve umursamazlık üzerine heba edip, kendi dünyalarımıza çekilmekteyiz.

Olumlayan ve yücelten bir sanat, edebiyat ve kültür konusu ise en önemli meselemizdir. Ki bir kaç satırla geçiştirilemez.

Memleketin harcını oluşturan Fiziki Değerler üzerine birkaç söz daha etsek, yürütme içindeki, eğitim kurumlarında, kamuda ve daha nicesinde işleyiş, liyakat, prensip, hizmet aşkı, vatan sevgisi üzere olması gerekirken, zaman zaman kendi içlerinde ve dışlarında çeşit, çeşit, güç ve menfaat kavgası ile bir bölünmüşlük görülebilmektedir.

Bizler, aklı önceleyerek, idrak etme ve sentezleme kabiliyetlerimizi kullanmakta mıyız? Ve bunun için neler yapmaktayız? Özünde bulunan, asli unsurlarla yola çıkarak, bir araya gelip toplum-millet denen sentezi oluşturulabildiğimiz şartlarda, istenilen sonuçlar alınabiliriz.

Yeniden ihya olmak için bir mucize mi gereklidir. Ütopya denilen şey pembe bir yalan mıdır? Karamsarlığa kapılmaya ve çözümleri uzakta aramaya gerek yoktur. Gecenin en koyu vakti, sabaha en yakın zamandır. Mazimizde nice başarılar vardır. Bizim teminatımız gençlerimizdir, sahip çıkılması ve eğitimi, önceliğimiz olmalıdır.

Ümitvar olalım ve sözü Koca Yunus'la bitirelim;

“Her dem yeniden doğarız bizden kim usanası.”