Türkiye’de yerel tarih araştırmalarına ihtiyaç her geçen gün daha da artmaktadır. Ülkemizde ve Türk dünyasında düşüncenin, düşünürlerin, şehirlerin, şehirleri mamur edenlerin tarihi ve kültürel dinamikleri yeniden yazılmadan millet ve devletin- Türk coğrafyalarının tarihini yazmak mümkün değildir.

Yerel araştırmalar, saha çalışmaları ulusal ve uluslararası çalışmaların ilk ve en önemli adımı olarak kabul edilir.

Yerel çalışma yapmak iğneyle kuyu kazmakla eşdeğerdir. Yerel çalışmalar olmadan milli çalışmaların tam anlamıyla olgunlaştığını söylemek zordur. Bu nedenle özellikle üniversite ve bağımsız araştırmacıların saha çalışmalarına daha fazla yönelmeleri beklenir.

Türk Dünyası Kültür Tarihi bütün boyutlarıyla henüz yazılabilmiş değildir. Böylesine geniş boyutlu coğrafyalarda yapılacak çalışmayı bir kişinin üstesinden gelmesi de mümkün değildir. Kaldı ki bir kişinin ömrü böyle kapsamlı bir çalışmaya yetmez. Bilinen on bin yıllık Türk Tarihinin ortaya çıkarılması milyonlarca kilometrekare alan içinde coğrafi, sosyo ekonomik, siyasi, kültürel, dil, folklorik, askeri, teknolojik, stratejik birçok alanda ehil olmayı gerektirir. Bu açıdan bakıldığında Türk Tarihi incelemeleri Türk devletlerinin desteği ve araştırmacıların özverisi oranında gelişir ya da zayıflar.

Önümüzdeki süreçte Türk Devletleri Teşkilatının ortak Türk Tarihi çalışmalarına daha fazla destek vermesi beklenir.

Türklerin tarihini yazmak bir anlamda Ön Türklerden bu yana millete yön veren Şaman, Kam, Baksı, Alp, Eren, Alperen, Derviş, Baba, Dede,Pir, Abdal, Gazi… adlandırmalarla milletin gönlünde taht kurmuş öncü, önder şahsiyetlerin tarihini bilmek ve yazmakla başlar. Söz konusu şahsiyetler düşünce, ekonomik, siyasi, askeri ve sosyal oluşumlar, tekke, zaviye gibi ekonomik, sosyo kültürel yapıların etrafında şekillenen şahsiyetler Türklerin öncülerinden sayılır.

Türklerin Türkistan bozkırlarındaki hayatlarını takip ederseniz milyonlarca kilometre karelik alanda yaşayan öncül ve önder şahsiyet ve bu şahsiyetlerin oluşturduğu düşünce merkezlerinin izlerini her coğrafyada rastlamanız mümkündür.

Türk göçlerini, Türk dervişlerini, yatır, tekke, zaviye, türbe... takip ederseniz, yeni yurtlara doğru hareketlerinde öncü kuvvet olarak Alp, Eren ya da “Kolonizatör Türk Dervişi”[1] olarak isimlendirilen şahsiyetlerin etrafında kümelenen, gelişen tasavvuf, düşünce, tarikat, yol... benzeri yapıları görmek mümkündür.

Abdalan-ı Rum, Bacıyan-ı Rum teşkilatlarının, Horasan Erenlerinin özellikle Anadolu, Balkanlar, Orta Doğu, Kıbrıs vb. fetihlerinde, bulundukları bölgelerin Türkleşmesindeki rolü tartışılamaz.

Türklerin özellikle Anadolu, Balkanlar, Kıbrıs fetihlerinde askeri harekâtın başarısı kadar sözü edilen dede, baba, derviş, pir, alp, eren… gibi isimlendirmelerle milletin gönlünde taht kurmuş şahsiyetlerin; tarikat, tasavvuf,düşünce yoluyla Türkistan’dan aldıkları meşaleyi taşıdıkları yerlerin vatan olarak adlandırılması tesadüf değildir. Bölgelerinde milli ve dini hassasiyetlerin güçlenmesinde rol oynayan ve Türk’ün ocağının tüttüğü otağların kurulmasında öncüllerin büyük önemi vardır.

Türk ocaklarının tütmesinde ocak kurucuları olan Türk öncülleri aracılığıyla yurt edinilen topraklar Türk mayasıyla yoğrulmuş ve Türk vatan olmuştur.

Ö. Lütfi Barkan tekke ve zaviyelerin Türk’ün zihnindeki dini fonksiyonlarına ek olarak şu özelliklerine dikkati çeker:

Anadolu’nun fethi sırasında ilk gaziler ve dervişler bu kurumları kendilerine yer ve yurt edinmek için kurdular. Daha sonraki dönemlerde devlette bunları teşvik etti. Özellikle seyahatin zor olduğu bölgelerde, geçit yerlerinde onlara yeni tekke binası yaptı. Oralar bir tür sınır karakolu görevi üstlendi. Gelen gidene güvenli bir barınma yeri oldu. Fetihten sonra ise, kutsal ziyaret yeri haline geldiler.”[2]

17. Yüzyıldan itibaren devam eden ve son günlerde tekrar gündeme gelen, aslında hiçbir zaman gündemimizden çıkarmamız gereken konuların başında aklımızı kullanma-Türk anlayışı olan Maturidi anlayışını sıkı sıkıya bağlı kalmaklığımız olmalıdır.

Türkiye ve Türk dünyasının son yüzyıldaki ataletinde sonradan türemiş, belli mahfillerce oluşturulmuş ve adına cemaat, yapı, tarikat, vb. denilen oluşumların Türklüğün devlet ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne kast etmesi ve taşeron örgütler olarak palazlanmalarıdır. Ancak Türklüğün tarihi ve genetik kodlarında aşırılığa ve kökü mazide olmayan anlayışlara yer yoktur.

Türkler genellikle hayat biçimi, dünyaya bakışları ve ideolojik düşünceleri olarak sert, kırılgan insanlar olarak anılmaz ve algılamazlar. İmam Maturidi, Hoca Ahmet Yesevi, Tapduk Sultan, Yunus Emre, Mevlana, Hacı Bektaş, Ahi Evran, Pir Sultan Abdal... gibi hoşgörü ve esnek evren, insan ve inanç anlayışımızın kökleşmesinde, ruhumuzun derinliklerine işlemesinde etkili olan söz konusu önder şahsiyetlerin ortaya koyduğu inanç, kültür ve insanlık karakteri Türklerin ortak karakteridir. Söz konusu anlayışın bir Türk anlayışı olduğunu söylemek mümkündür.

Türk karakterine uymayan, sert, radikal, köktendinci anlayış ve kırılganlıklar, Selefi anlayışlar Türk karakteriyle bağdaşmayan ve içinde radikalleşmeyi, tekelciliği, ben merkezciliği barındıran Türk dünyasına dışarıdan gelen taşıma kültür anlayışlardır. Bu yüzden radikal, selefi ve sert anlayışların Türk milleti ve Türk devletlerinde uzun süre barınmaları ve kalıcı olmaları mümkün değildir.

Türk Devletleri Teşkilatının kadim Türk anlayışı içine sonradan girmiş bulunan Selefi anlayışlardan kurtulmak için yoğun çaba harcaması gerekmektedir. Bunun için Türklerin inanç anlayışı ve kültür kodlarının ortak yönlerini ortaya çıkarmak için özel çaba gösterilmesi ve ortak çalışmalar yapılması gerektiğini hatırlatmak gerekecektir.

Türkiye’de ve Türk dünyasındaki radikal anlayışlar her ne kadar ön plandaymış gibi görünse de Türk milletinin mayasında hala Hacı Bektaş, Yunus Emre, Hatayi, Ahi Evran gibi esnek, akla ve kalbe hitap eden önderlerin yeri bir başkadır.

Türkler hala türkülerle, Hoca Ahmet, Hacı Bektaş, Hatayi ve Yunus’un hikmetli sözleriyle, türbe ve yatır ziyaretleriyle iman tazelemeye devam ederler.


[1]Ömer Lütfi Barkan, “İstila Devirlerinin Kolonizatör Türk Dervişleri ve Zaviyeler”,Vakıflar Dergisi,II,İstanbul, 1942, s.279-304.

[2]Ömer Lütfi Barkan, “İstila Devirlerinin Kolonizatör Türk Dervişleri ve Zaviyeler”,Vakıflar Dergisi,II,İstanbul, 1942, s.292.