Geçen haftaki yazımızda “Sosyal medya ve insan” meselesini tartışmaya başlamıştık.

Edebiyatın dijitalleşmesine paralel olarak insanların da duyguları arasında benzerlikler, paralellikler oluşacaktır. Duygunun, hissin ortadan kalktığı bir edebi dünyanın insanı tanımasını beklemek hayaldir. İnsanı tanımayan bir edebiyatın duygulara yer vermesi ve okuyucuya aynı duyguları yaşatması abesle iştigaldir.

Her geçen gün dijitalleşen, insanı kendisine hapseden ve çoğu bilginin- çöplüğün içinde debelenip durmamız nedeniyle kültür ve tarih sütunlarımız zayıflamaya, temellerimize darbe vurulmaya devam ediyor. Bu durum kendi kültür kodlarını zihin ve gönül zenginliğine katamamış, hayat tarzı haline getirememiş nesillerde depreme neden olabilecek tehlikeleri de içinde barındırmaktadır. En hafif sarsıntılara karşı kendini korumaktan aciz insanların içinde bulunduğu psiko-sosyal durum depreme karşı ne yapacağını bilemeyen insanın durumuyla aynıdır.

Sözlü edebiyattan Orhun Abideleri’ne uzanan süreci takip eden Kaşgarlı Mahmut, Yusuf Has Hacip, Dede Korkut, Hoca Ahmet Yesevi, Yunus Emre, Hacı Bektaş… kültürel geleneğinden gelen insanımızın köklerine yaslanan ve bu köklerin üzerinde yeşeren düşünceler taşımasını beklemek genç nesillerde çok da karşılığı olmayan bir beklenti gibi görünmektedir. Ancak biliyoruz ki büyük hedefler- düşler kuramayan bir insanın aynı zamanda kimliğinin oluşması yeni gelişmelere karşı sağlıklı zihin yapısına sahip olması beklenemez.

Teknolojinin azgın seli önüne kattığı her türlü öz benliği, kültürü, sanatı, düşünceyi bilinmez bir girdabın içine alarak ortadan kaldırmaktadır. Önümüzdeki süreç teknolojiyi, dijital çağı olumlu kullanan ve aynı hedefler için kenetlenen güçlü ve köklü kültürlerin önünü açarken çoğu yerel kültür ve diller ortadan kalkacaktır.

*

Sanal dünyanın içinde her bireyin kendisine yeni bir dünya kurduğu görülmektedir. Yaşanan teknolojik çılgınlık özellikle genç bireylerde sosyal medya sayesinde özgürlük alanlarının genişlediği gibi yanlış bir algıya yol açıyor olsa da sonuçta elle tutulan somut bir gelişmenin görülmemesi çoğu zaman yalnızlık, stres, bireyciliğin yaygınlaşması, üretmeden tüketim, asosyal insanların psikolojik sorunlarla baş başa kalmalarına da ortam hazırlamaktadır.

Hayal kahramanlarıyla sanal dünyada yaratılan sahte kahramanlar, günübirlik şöhretler dünyasında dolaşan ve bunun ayrımına geç varan özelikle genç bireylerin gerçek hayatın zorluklarıyla karşılaştıklarında yaşadığı zorluklar ayrı birer çalışma alanıdır.

Hayal dünyalarını tarihi tecrübe, birikim ve kahramanların örnek hayatlarıyla şekillendirmeyen-oluşturmayan bireylerin hayalleri de bir süre sonra sanal dünya gibi kısa ömürlü, sosyal medyaya yön veren ülke, şirket ve insanların hayalleriyle paralellik az etmeye başlamaktadır. Bundan kurtulmanın yolları araştırılmalı ve bu bir kimlik meselesi- ülke meselesi haline getirilmelidir.

Milli kimliğin oluşmasında dilin doğru kullanımı, inceliklerinin bilinmesi, tarihi birikimler, estetik zevkin gönle ve zihinlere yerleşmesi gerekmektedir. Ancak sosyal medyanın özellikle kültür, dil ve estetik kaygılar konusunda yol açtığı yıkım ülkelerin işgalinden daha zararlı bir hal almaktadır. Sosyal medya dilinin milletlerin dilleri üzerinde yaptığı tahribata karşı devletlerin kültür ve eğitim politikalarını yeniden gözden geçirmesi elzem görünmektedir.

Sosyal medya insanları o hale getirmiştir ki celladına âşık bireyler, içinde bulundukları kölelik- bağımlılık psikolojisinden gayet memnun ve hatta sosyal medyadan yoksun bir hayatın yaşanmaz bir hayat olduğunu düşünmeye-inanmaya başlamışlardır. Sosyal medyaya olan bu arzu intihar psikolojisinden çok da farklı değildir.