Yakup Kadri’nin Ankara’sı, İdeal Ülke İçin

Bazı insanlar, etrafını ve milletini yüceltmeyi yüreğinde duyarlar. Onlar, kendini milletine ve insanlığa adamış şerefli kişilerdir ki toplumu maddi manevi yükseltmek için çabalayanlardır. Bu düşünceler, kimimize ne kadar uzak ve hamâsi gelir, çok zaman umursanmaz, geç bunları diye şarkılar yapılır.

Kanaatimizce, belirli ve disiplinli bir eğitim ve kültürden nasiplenenler, bu fikirlere daha yakındırlar. Fakat çok zaman da bu kimseler, zorlukları görenler, zor devirlerden geçenler, mesuliyet ve vicdan sahibi olanlardır.

Yakup Kadri’nin Ankara romanı ilk olarak 1934 yılında yayınlanmıştır. Bir ülkenin parçalanmasını şahit olan, Milli Mücadele’yi bilen, kadroları yakından tanıyan ve bu kutlu mücadeleye destek veren biridir yazarımız. Aynı zamanda Avrupa’yı da gören tanıyan, usta bir kalemdir.

Romanımız üç bölümdür, Asıl kahramanımız Selma Hanım, eşi memur olan Nazif Bey’le, o zamanların adeta küçük bir kasabası Ankara’ya, zorlu yolculukla gelişleri ile başlar roman. Kadın kahramanımız, o zamanın geniş imkânlarıyla İstanbul’da yaşamış, Avrupa’dan haberdar biridir. Ev sahipleri, Ankara’nın zenginlerinden olmasına rağmen, en kıt imkânlarla yaşayan Sungurzadeler ailesidir. “ Onların, Büyük kavganın ikinci yılı birdenbire nasıl zengin oldukların hatırlanmaz, aslınla memleketin her yerinde böyle servet ve samana konuşlar, en tabii hadiselerden biridir”

Tarihler, Milli Mücadelenin son zamanlarını, 1921 yılını göstermektedir. Şehir yokluk ve gelişmemişlik içindedir. Kahramanın hayatı çok sıkıcı geçmektedir. Fakat kocasının eskiden tanıdığı Ankara Hükümetinin mebus- milletvekili Murat ile tanışmaları ve aile ziyaretleri ile hayatı renklenir, onların vasıtasıyla orta boylu, geniş omuzlu Kuvayı Milliye kahramanı Binbaşı Hakkı Bey ile tanışınca dünyası değişir. Ankara’nın çeşitli mesire yerlerini gezerler, eğlenirler, evlerinde birbirlerini ağırlarlar, çeşitli kimselerle tanışırlar. Bunlardan biri de romanın en başkahramanlarından biri olan genç Muharrir –gazeteci Neşet Sabit’tir. O çok idealist biridir. “Ankara bulunmanın şerefini duyarım. Bütün bir milletin ıstırabıyla yaşayan, bu ıstırabın içinde pişen bir bahtiyarım. Burada her sabah benimle birlikte bir millet uyanıyor.” Demektedir.

Milli Mücadele ortamının içinde olunca, Selma Hanım Milli Mücadeleye katılmak ister. Kocasının kuvvetli ve alaycı itirazıyla karşılaşınca, kocasına karşı bir soğuma başlar. Ve bir hastanede hastabakıcı olarak görev alır. “çalışmak çalışmak, bir şeye yaramak, yaradığını hissetmek, işte yaşamamızın yegâne manası budur.” Diye düşünmektedir

Düşman tayyareleri Ankara üstünde dönmekte ve düşman Ankara yakınlarına gelmektedir. Kocası şehri terk etmeyi teklif ettiğinde, “ben hastalarımı nereye bırakayım,“ dediğinde, Kocası, seni bırakır giderim demiştir.

*

Sakarya’dan zafer haberleri gelmiş ve cumhuriyet kurulmuştur. Bu tarihten üç yıl sonra, Selma Hanım artık, X Şirketi Meclisi İdare Heyeti Üyesi emekli Miralay Hakkı Bey’in haremidir. Fakat Hakkı Bey, o eski Hakkı Bey değildir, Kendi özünden ayrılmış, Avrupalı gibi yaşayıp, eğlenmekte, düşkün bir yaşayış içinde bulunmakta, ticari işlerde çokça menfaatler elde etmektedir. “Asker kıyafeti içinde kusursuz bu adam, sivil kıyafette ne kadar acayipleşmiş kendinden ayrılıp, değişip, sunileşmiştir.”

Yağlı lokmalar kapanın elinde kalmaktadır. Mebus Murat da devrin en zengin adamlarından biriydi ve bütün dünyayı dolaşır olmuştur.

*

Dünya nimetlerini ele geçirmiş, bir kesim, benliğinden uzak, kozmopolit ve gösteriş içinde yaşamaktaydı. Ankara’da çok ihtişamlı, Avrupai tarzda balolar düzenleniyordu, Bunlardan biri de Ankara Palas’ta yapılmaktaydı. Bu baloda, Selma, baştan hatırlamadığı, Muharrir Neşet Sabit ile tekrar karşılaşınca,: “Herkesin hayatına az çok refah ve saadet getiren bu inkılap yıllarından, onun hissesine bir şey düşmemiş.” Yine kendi olan idealist kişi.” Olduğunu anlar.

Muharrir, “ Bizim ruhumuzdaki yeni hayat, yani hayat özünün tomurcuğu çatlamadı, açmadı. Öyle olsaydı, memleketteki hayat şartlarının yalnız küçük bir azınlık lehine değil bütün millet için değişmiş olması lazım gelirdi”

“Milliyetçi Türk Garbcısı için garbcılığın--batıcılığın en temel özelliği, garbcılığa Türk üslubunu, Türk damgasını vurmaktır. Garblılaşma bir hayat prensibidir ki milli iradenin, milli isteğin, milli kültürün ve nihayet milli ahlakın hizmetçisi, emir eri olmak şartıyla, yaratıcı ve kurucu rolünü gerçekleştirebilir.” “ Garbcılık her şeyden evvel bir yapma, yaratma, kurma, iletme ve işletme gücüdür.” Demektedir.

*

Selma Hanım çalışmak istiyordu ve çalışacaktı. “Ankara onun evi, Ankara’nın yapılması ve gelişmesi onun davası idi.”

Milli bir kalkınma yoluna girilmişti, Neşet Sabit de ilerlemenin sağlanması için roman ve tiyatrolar yazmış ve büyük ilgi görmüştü. Ankara büyük bir hızla gelişiyor, umut vaat ediyordu. “ Kendini ilk Türk akınlarının birinde, bir ordu içinde uzun zamandır beri yürüyor farz ediyordu.”

*

İdeal bir Ülke’yi, kendimize dönerek bulacağımıza inanan Yakup Kadri’nin, üçüncü baskıya yaptığı önsöz ile bitirelim: Otuz yıl sonra, bu hikâye ettiğim devirden, ne kalmış diye şöyle toparlayıp bakıyorum: Kitabın birinci bölümündeki Milli Mücadele ruhundan hemen hiçbir iz bulamıyorum. Ya son bölümde hayalini kurduğum Türkiye, Atatürk’ün ideal Türkiye’sine yirmi yıl içinde varacağımızı umuyordum. Şimdi yirmi yıl daha geçmiş, ikinci bölümde anlattığım karmakarış, hazin Ankara’nın içinde tepinip duruyoruz.