Türkiye ve Türk dünyasında düşüncenin önünü açan kanalları bir şekilde tekrar harekete geçirmek gerekiyor. Ancak bu çaba o kadar da kolay değil! Özellikle kadim Türk düşünce ve pratiğini bu günden yarına taşımak ve gelişimine katkı sağlamak isterseniz önünüze birçok engelin çıkacağını bilmek gerekiyor!
Ancak biliyoruz ki düşünce üretemeyen bir milletin var olduğunu düşünmek ölü bir millet düşünmekten farksızdır. Bu yüzden her şeye rağmen düşüncenin önüne konan takozlara aldırmadan çözüm yolları üretmeye devam etmekten başka bir yolumuz, yöntemimiz ve Türk dünyasını kurtacağına inandığımız çaremiz yoktur.
Oğuz Ata, İmam Maturidi, İmam-ı Azam, Hoca Ahmet Yesevi, Ali Kuşçu, Yunus Emre, Sadrettin Konevi, Ahi Evran… yetiştiren bir millet son yüz yılda düşüncenin önünü açmak için seferberlik ilan eden Erol Güngör, Cemil Meriç gibi Türk dünyasında yüzlerce önder şahsiyetin yaptığı gibi Türk kültürüne ait özgün değerleri yeniden ortaya çıkarmak zorundadır. Bu tür öncü şahsiyetlerini içinden çıkaramayan bir millet kendisi olmaktan çıkmış bir millettir. İşte o zaman 1960’lı yıllardan itibaren yoğun bir şekilde görüldüğü gibi tercüme kültürlerin; Batı, Arap, Fars, Hint ve Peştun kültürlerinin oryantalist söylemlerinin etkisine girmekten kurtulalamamaktadır.
Öyleyse ya biz olmaktan, millet olmaktan çıkacak ya da yeniden biz olmaklığımızı dün olduğu gibi bugün ve yarın da var etme yolunda kararlı adımlar atıp niyet edeceğiz...
İlk adım kararlı bir niyetle başlayacaktır.
Anadolu Türkçesinde “yarsımak” diye bir söz vardır, beğenmek, başlamak, istemek anlamına geldiği gibi bir anlamı da niyet etmektir. Niyet etmeden yapılan işler ya yolundan şaşar ya da hedefinden! Niyet edilmeden yapılan ibadet gibidir. Önce yarsımak gerekir.
Günümüz Türk düşüncesinde yeni bir yarsıma düşüncesi taşımadan yapılacak her çalışma, her faaliyet akim kalmaya mahkûm görünüyor. Düşüncenin arka planında kültür ve milli birikim yoksa taşıma düşüncelerle yapılan siyaset, ekonomi, kalkınma, mimari... Her türlü faaliyet millete mal olmayacak ve millette iğreti duracaktır.
Milletin öz bünyesinde iğreti duran taşıma, tercüme düşünceler, teori ve pratiklerimiz zaman içinde bünyede bir kanser mikrobu gibi bünyeyi kemirecek ve celladına gülümseyen kürek mahkûmları gibi ideoloji olarak benimsediğimiz içimizdeki urlardan, hastalıklı yapılardan medet umar hale geleceğiz!..
Gümümüzde Türk dünyasının içinde bulunduğu durum bundan farklı değildir.
Bir zamanlar Çin ve Moğolların, daha sonra Rusların Türk dünyasında uyguladığı Mankurtlaştırma politikaları daha sonra Batının deli gömleğini giyen ve celladına çiçek sunan sözde aydınlar tarafından gönüllü olarak benimsenmiştir. Türk düşüncesinin bir an önce bünyesinden atması gereken kanserli hücresi her türlü ideolojik, kültürel ve ekonomik dış kaynaklı kanserli hücrelerdir.
Türk düşüncesinin içinde bulunduğu kâbus, taşıma fikir, ideoloji ve yönetim anlayışlarıyla ülkeyi mamur hale getirebileceğimize dair inanç yanılsamaları çoğu zaman iktidarları da kuşatmıştır. Eğitimden kültüre birçok alanda kanserli hücreler sağlıklı düşünme ve planlar üretmeye engel olmuştur, olmaktadır.
Hâlbuki iktidarları oluşturan halkın gücü, milli refleks gibi düşünce, öz benlik ve binlerce yılın tecrübesiyle ekonomiden sanayiye, milli eğitimden kültür hayatımıza tüm hazinelerimiz, üstünlüklerimizi devlet hayatına yansıtmak ve bu minvalde milli çözümler üretmekle mümkündür.
Aksi halde İslamcılık derken Arapçılığı- Farsçılığı, İngiliz İslamcılığını, Sosyal demokrasi derken Marx ve Engels düşüncesini, milliyetçilik derken Fransız entelijansiyasının anladığı gibi burjuva ekonomisini anlıyor ve bu uygulamaları benimsiyorsak bir arpa boyu yol aldığımızı söyleyemeyiz.
Türkiye’nin sırtlamadığı Türk düşünce dünyasının ekonomi, siyasi ve askeri, teknolojik, stratejik gücünün yüz yıldan fazladır bizleri nerelere götürdüğünü yaşayarak gördük.
Batı bloğunun organize bir şekilde bizi birbirimize çarpıştırıp karşıdan seyrettiği bu trajik ve vahşi tabloyu yaşamaya devam eden bizler daha ne kadar bu tablo içinde yaşamaya teşne, gönüllü kalem ve ruhlara sahip olacağız?
Türk-İslam dünyası denildi mi zihnimizde oluşan tablo bizleri rahatsız etmiyorsa bizde, aklımızda düşünce olarak inandığımız değerlerde bir sorun var demektir! İşte o zaman zihnimizle alay edenlere pirim verenlerden birisi de biziz demektir!
Yok, hayır zihnimizle alay ettirme zamanı artık geçmiştir ve artık zihnimi kontrol edecek irade ve kararlılığa devlet millet-millet devlet anlayışıyla binlerce yıl olduğu gibi bundan öyle de devam edeceğiz diyorsak o zaman bir kez daha ve daha kararlılıkla düşünmek zorundayız…
Niyet etmek derken biz olmaya niyet etmek, biz olma yolunda ayağa kalkmaya niyet etmekten bahsediyoruz.
Bireylerin niyetleriyle devletin niyeti arasındaki farklılıklar bünyeye zarar veriyorsa Türk töresine dönmek ve milletin baktığı yola, yöne bakmaktan başka çare yoktur.
Gelin o zaman ilk olarak eğitim-kültür modelimizi İmam Maturidinin aklı, Hoca Ahmet Yesevi’nin hikmeti ve Hacı Bektaş’ın feraseti Yunus Emre’nin enginliğiyle işe başlayalım? Bu bir devrim hareketidir. Harekete öze dönüş için topyekün milli seferberlik demekte mümkündür.
Osmanlı’ya öykünmekle, tarihi dizilerden öğrenmekle, özünü kaybetmiş Arap, Fars ve Batı anlayışlı eğitim anlayışıyla devam etmek Türk aklını ve millî bünyeyi hızla yok oluşa doğru sürüklemektedir!
Elzem olduğuna inandığımız çalışmalar Türkiye’nin her yönden kendini çeki düzen vermesi, reform etmesine mal olacaksa da varsın olsun…
Binlerce yıldır olduğu gibi sonsuza kadar dünyada var olmaya devam etmek istiyorsak köklü ve kalıcı reformlara ihtiyaç kaçınılmaz görünmektedir. Aksi halde Arap, Fars ve Batı algı ve anlayışı milleti yok etmek üzeredir! Sizin anlayacağınız Türk olmak, Türk kalmak zordur. Zora talip olanlar oyunu her zaman bozar!