Türkiye’nin Kimlik Çilesi- İki Vuruşan Fikir

Türklerin, yenileşme, Batılaşma!, yeni bir kimlik mücadelesi halen bitmemiştir. Bu çabaları Cumhuriyetten önce, Osmanlı orta devirlerine kadar götürmek mümkündür.

Haluk Dursun der ki “Cumhuriyet manevi kaynaklarını yani, imparatorluk kültürünü tasfiye etmiştir. Cumhuriyet bu şekilde kaynakların kuruttuğu, köksüz bağlantısız, adına çağdaş denilen fakat evrensel ölçülerle de başarılı olamayan bir kültüre kalmıştır.

Burada halkın kendisi de suçludur, kendi kültürüne sahip çıkamamış, imanî cephesini ön plana almıştır. Kendi imanını kurtarmış arkasını getirememiştir. Eskiden Mevlevilik Bektaşilik gibi ince sanatların halk kültürünün çarpıcı yansımaları körelmiştir.

Beyliklerden itibaren Anadolu’nun dört tarafına yayılmış şehirlerin kültürel zenginlikleri, mimarisi, medresesi, tasavvufu kısacası bir zenginlik neşe bulurken şimdi ortada her manada şekilsizlik ve kalitesizlik hali mevcut oldu.

Çözüm imanını, ihlasını kurtaran, kurumlarını kurtaran muhafazakârların artık biraz da sanat estetik gibi ince işlere el atmasıdır.”* (* İstanbul’da Yaşama Sanatı)

**

Bir de milletin-devletin ruhunu Yahya Kemal’in sesinden dinleyelim:

“Bu milletin kurulduğu günden kara günlerine kadar iki ruhu vardır, biri hürriyet diğeri de siyasettir. Daha alışılmış bir tabirle söylersek milliyet ve siyaset.

Osmanlı kurulduğunda, Türklükte milliyet ve siyaset aynı derecede mükemmel ve belirgindi. Kayı Beyleri ve silah arkadaşları aynı derecede milli ve siyasi idiler. Yavuz Selim devrine kadar bu durum el ele devam etti.

“Kanuni’den sonra Türkler milliyetlerini saltanatın siyasetine feda ettiler, bir kenara çekildiler, hatta isimlerini unutturdular.”

Saltanat her yanda bütün tebaasını şefkatle kucaklamak istemekteydi. Yabancı devletler bize Türk demekte haklıydılar bu meyvenin çekirdeği Türk’tü.

Sultan Süleyman’ın cenazesi İstanbul’a girerken, hudutsuz saltanasın binası en mühim bir noktasından çatladı. Cenazenin yanında Kuran okunurken, bahşiş açlığıyla taşkınlık eden büyük ordu, saray duvarları içine girdiği zaman “vire more, vire more” sesleri yeri göğü inletirken, Sultan Sarı Selim, “varın, sorun içlerinde Türkçe bilen var mı” dedi.

Türkçe bilen tellala aranıyordu. Türk yaptığı bal içinde boğulmuş bir arıya benziyordu.

O günlerden sonra gaza lafzı yerine tedbirden bahseder oldular. Tedbir o zamanlar henüz kullanılmayan siyaset kelimesinin aynı idi.

Reşit paşadan sonra Avrupa’yı şöyle böyle öğrendik, Reşit Paşa ilk defa siyaseti saltanatın temel direği yaptı. Onlara göre koca saltanat o hududlarıyla siyaset dolayısıyla ayakta duruyordu.

Tanzimat’ın yalılarında yan gelip yatanlar yavaş yavaş milliyeti hor görmeye başladılar. Bu neslin kafasında saltanat fikri milliet fikrinden tamamen ayrıldı.

1920 yılında yazılmış bu yazı şöyle devam ediyor; İngiltere ve Fransa Osmanlı saltanatı meselesini halletmek istemiyorlardı. Milliyetçilik fikirlerinin Osmanlı yabancı tebaasına bulaşması ve Avrupa’nın iktisadi ve askeri gücü karşısında saltanatı o sınırlar çerçevesinde kalamazdı, parçalanmak kaçınılmazdı. Türklerin, başvuracağı tek çare hakiki miktarları ölçüsünde kendi yurtlarında yeni ruhta ve şekilde bir millet olmaktı. Türkün özüne dönmesiydi.”* ( *Son Keşifler)

Osmanlı gerçekten güzel eserlere imza attı. Tasavvufun inceliğinde, insanı ele aldı, gönül medeniyeti inşa etti. Askeri üstünlüğü tartışılmazdı. Maddi ve kurumların işleyişi olarak da bir dereceye kadar yukarıyı buldu.

Ancak, Devletin azametli, büyük devirlerini, eserlerini görüp, onlarla teselli bulunulmaktadır.Biz insanlar için de öyledir, bazen sevdiklerimiz, en güzel şekilleriyle, iyililikleriyle hatırlanır, bundan güzel olan ne vardır. Hatırlar, avunursun.

İmparatorluğun son zamanlarında, perişan biçimde yaşayan, zulüm gören, milyonlarcası, evlerinde, yollarda ölen, öldürülen, nice kardeşlerimiz, elemleriyle, acılarının kısır döngüsü içinde, hüsranla, maddeden manaya eriyip gittiler. Bunların unutulmaması gerekir.

Bu bitmeyen, vuruşan fikirler için mücadelede, vuzuha, biz olarak devam edeceğiz.